23 Temmuz 2017 Pazar   

 Gündem

 Bu Hafta

 Kitaplar

Özgeçmiş

Yazı Arşivi

Fotoğraflar

Sık Sorulan Sorular

 
 Gündem

1 Nisan 2017 Cumartesi
18:03

FOUCAULT, ÜTOPİK BEDEN, İKTİDAR VE ENDİŞE ÜZERİNE

Michel Foucault (15 Ekim 1926 - 25 Haziran 1984). Post-yapısalcı ve post-modernist Fransız filozof. Louis Althusser’in öğrencisi. Siyaset felsefesi, fikirlerin tarihi, epistomoloji ve etik üzerine uzman. “Biyo-iktidar” kavramının üreticisi.

57 yıllık yaşamına çok şey sığdırmış. Aynı zamanda psikolog. Psikopatoloji ve deneysel psikoloji diplomaları da var. “Deliliğin Tarihi” konulu doktora tezinden sonra, “Kliniğin Doğuşu”, “Kelimeler ve Şeyler”, “Bilginin Arkeolojisi”, “Gözetleme ve Cezalandırma: Hapishanenin Doğuşu”, “Bilme İstenci”, “Cinselliğin Tarihi” ve “Söylenmiş ve Yazılmışlar” adlı büyük eserlerin sahibi. Foucault felsefi düşüncelerini oluştururken “Arkeolojik Çözümleme” yöntemini kullanıyor. Arkeoloji kavramını tarihsel ve deneysel özelliği ifade etmek için kullanıyor. Kant’tan esinlenerek, arkeoloji yöntemini geliştiren Foucault, düşüncenin geçirdiği tüm evreleri incelemeye, dönemlere ait düşünsel ilişkileri çözümlemeye çalışmıştır.

Bu makalede esas olarak, “Le corps utopique” adlı Fransızca makalesinin, “Utopian Body” (Ütopik Bedenler) adıyla yapılan İngilizce çevirisini ele alıyorum. İncelediğim diğer iki Türkçe makale ise Judith Butler’ın “Bedenler ve İktidar, Tekrar” adlı makalesi ile Prof. Dr. Ali Akay’ın “Foucault ve Endişeden Çıkış: Stultitia” makaleleridir.

Öte yandan, Foucault’nun özenle kurduğu ütopyasını, çalışmasının sonunda bir çırpıda yok ettiğini görünce, -bir kavram üreterek- adeta bir “ütopya yıkıcısı”na dönüştüğünü vurguladım.

Foucault’nun “Ütopik Bedenler”i

Foucault, 70’li yıllardaki analizleri ile bedeni her şeyden önce “işkencelerin ve cezaların bir kaydedilme yüzeyi” olarak incelemenin söz konusu olduğu bir iktidar kavramından, tam tersine, “bedene biçim vermeye, düzeltmeye ve yeniden biçim vermeye çalışan” başka bir iktidar kavramına nasıl geçildiğini anlamaya çalışır.

İncelediğim makalesinde Michel Foucault, “Ütopik Beden”i açıklamak için önce (kendi bedeni üzerinden) “beden”i; sonra da “ütopya”yı açıklamaya girişiyor: “Bedenim, ütopyanın karşıtıdır, asla başka bir gökyüzü altında olmayan şey; kesinlikle, sayesinde vücut bulduğum, bedenlendiğim mutlak yer, küçük uzam parçası. Bedenim, acımasız bir yer.”

Foucault, her sabah aynada gördüğü bedenini bir “kafes”, kafatasını ise “kabuk” olarak tanımlıyor: “Her sabah, aynada gördüğüm o kaçınılmaz imge gözlerimin önünde şekillenir: ince bir yüz, kamburlaşmış omuzlar, miyop bakış, artık saçı kalmamış, yakışıklı olmayan bir yüz. İşte başımın bu çirkin kabuğunda, sevmediğim bu kafeste kendimi göstermem ve dolaştırmam gerekecek; bu parmaklıkların arkasından konuşmam, görmem ve başkaları tarafından görülmem, bu derinin altında çürümem. Bedenim, çaresizce mahkûm olduğum o yer.”

Foucault, bedenini, çaresizce içine tıkıldığı bir “hapishane” ve bir “kafes” olarak tanımlarken; Judith Butler, tam tersine, Foucault’nun ruhun bedeni hapsettiğini söylediğini ileri sürüyor: “Foucault’nun Hapishane’nin Doğuşu’nda daha önce bir kısmını alıntıladığım, mahkûmun tabiyetine ilişkin değinmelerin bütününü düşünün: ‘Bize sözü edilen ve özgürleşmeye davet edilen kişi, hâlihazırda kendisinden daha derin bir tabiyetin (assujetissement) ürünüdür. Onun içinde bir ‘ruh’ barınır ve onu varlığa getirir, iktidarın beden üzerinde uyguladığı efendiliğin bir faktörü olur. Ruh bir politik anatominin sonucu ve aracıdır; ruh bedenin hapishanesidir’.”
Michel Foucault, bedeninin fiziki özelliklerini tanımlarken şu ifadeleri de kullanıyor: “(Bedenimin) kendi karanlık mahzenleri ve ambarları, güneşli sahilleri var. Örneğin, başım: dış dünyaya iki pencereyle açılan ne garip bir mağara; bundan hiç kuşkum yok. Çünkü bu pencereleri aynada görüyorum ve sonra birini ya da ötekini ayrı ayrı kapatabiliyorum. (…) Peki, bu başın içinde neler oluyor? Eh, evet, şeyler gelip içine girip, orada konaklıyorlar.(…)”
“Transfigür –yüceltilmiş- Beden” ve “Bedensel Olmayan –bedensiz- Beden”
Foucault, sonra, ütopyayı tanımlamaya girişiyor. Onu itibarlı, güzel ve hayranlık duyulan bir yer olarak tanımlıyor ve “transfigür –yüceltilmiş- beden” ile “bedensel olmayan –bedensiz- beden”den söz ediyor: “Bunların hepsi nereden gelir? Ütopya, her yerin dışında bir yerdir, ama bedensiz bir bedene sahip olacağım bir yer; güzel, şeffaf, ışıklı, çevik, dev gibi güçlü, süresiz, naif, görünmez, korunaklı, her zaman olduğundan farklı transfigür (transfigure) bir bedene. İlk ütopyanın tam da bedensel olmayan (incorporeal) bir beden ütopyası olduğu pekâlâ söylenebilir.”

Foucault’nun beden ve ütopya tanımlaması “ütopik beden” kavramında şöyle birleşiyor: “Anlaşılmaz beden, nüfuz edilebilen (kafasının içine giren şey’ler-HC) ve saydam olmayan (içi görülemeyen-HC) beden, açık ve kapalı beden: ütopik beden.”

Foucault, bedeni “görülebilir” ve “görülemez” olarak da ikiye ayırıyor. Dışarıdan herkes tarafından görülen beden, aynı zamanda, ona göre, “bir görünmezlik tarafından da geri çekilmiş, ele geçirilmiştir.” Bu, Foucault’nun “parmaklarıyla yoklayabildiği ama asla –ayna olmaksızın, “göremediği” bir kafatası, kafatasının arkası, sırtı ve hatta omuzu!

Aynı anda “hem saydam olup hem olmamak”, “hem görünür hem görünmez olmak” ve “hem yaşam hem şey” olmak için O’nun peri oyunlarına, büyüye, ruha ve ölüme gereksinimi yok: “Ütopya olmam için, bir beden olmam yeterli.” “Her durumda kesin olan bir şey var, o da insan bedeninin tüm ütopyaların temel faili, aktörü olduğu(dur)” diye devam ediyor Foucault.
Bedenleri silen bir ütopya: Ölüler Ülkesi!

Öte yandan, Foucault’nun bir de “bedenleri silen bir ütopya” kavramı var. Bu, ona göre bir “ölüler ülkesidir”: “Bu ölüler ülkesidir, Mısır uygarlıklarının bize bıraktığı büyük ütopik kentler. Mumya nedir ki son kertede? Yadsınmış ve dönüştürülmüş (transfigure) bir bedenin ütopyası. Zamanın ötesinde daim kalan büyük bir ütopik beden.”

Mısırla birlikte Mikene uygarlığında da görülen “ölülere özgü bu ütopik kentlerde”, ölen kralların yüzlerine konan, gücü ve korkuyu simgeleyen “altın masklar”dan söz ediyor Foucault. Bunları da “Silahsız kalmış kral bedenlerinin ütopyası” olarak nitelendiriyor. Sonra mezarlardaki resim ve heykellerden günümüz mezarlarının basit mermer taşlarını “taş tarafından geometrileştirilmiş beden” olarak nitelendiriyor. Foucault’ya göre, ölülere özgü bu ütopik kentte Foucault’nun bedeni ölümsüzleşiyor: “Bedenim bir şey gibi katı, bir Tanrı gibi ölümsüz hale geliyor.”

Maskeler, boyalar ve dövmeler söz konusu olduğunda da, beden, büyük bir “ütopik aktör”dür O’na göre: “Dövme yapmak, boyanmak (belki de kadınların makyajı-HC), maske takmak bedeni gizli ve görünmez güçlerle iletişime geçirmek demektir. Maske, dövmedeki mesaj(im), bedene sürülen boya, tümüyle bir dildir: bilmece gibi, kodlanmış, gizli, kutsal bütün bir dil; Tanrının gazabını da, kutsalın sağır kudretini ya da arzunun canlılığını da bu tek bedene çağıran bir bütüncül dil.”

Foucault’daki “im”, Zizek’de “tâbiyete direniş!”

Oysa Zizek’e göre, günümüzde bedende açılan “post-modern” kesiğin/yaranın işlevi simgesel kastrasyonu imlemek değil, tersine, “bedenin sosyo-simgesel Yasa’ya, tâbiyete direnişini göstermektedir.”

Zizek şöyle demektedir: “Genç bir kız kulaklarını, yanaklarını ve vajinal dudaklarını yüzüklerle deldiği zaman bunun anlamı bir tür tâbiyet mesajı değil, ‘etin/tenin meydan okuyuşu’dur: Kız geleneksel bir toplumda, tam da Gelenek’in simgesel büyük Öteki’sine tâbiyet anlamına gelmekte olan bir şeyi tamamen tersine çevirmiş, onu kendi bireyselliğinin (yine kendi şahsına münhasır) bir ifadesi haline getirmiştir.”

Zizek, Foucault’nun dövme yaptırmaya yüklediği anlamı farklı boyuta taşımaktadır: “Dolayısıyla ‘bedendeki kesik/yara’ mantığının dört aşaması olduğunu görürüz. İlkinde, semavi dinler öncesi pagan kabile toplumlarında ‘işaretliyim, öyleyse varım’, yani vücudumdaki kesik/yara (dövme, vs.) sosyo-simgesel uzama eklemlenişimi imler –bu uzamın dışında bir hiçim, insan toplumunun bir üyesinden çok bir hayvana benzerim. Bu aşamanın ardından ‘tüm kesikleri/yaraları sona erdirecek bir kesik/yara’ olarak ‘sünnet’in o Musevice mantığı gelir- Musevilik’in paganizmdeki o kesikler/yaralar çoğulluğuna getirdiği yasakla yakından ilgili olan istisnai/negatif bir kesik/yaradır bu: ‘Ölüleriniz için etinizden derin kesikler açmayacak veya üzerinize dövmeler yapmayacaksınız.: Ben RABBİNİZİM’ (Leviticus 19: 28). Sonraki aşamada bu istisnai kesik/yara ‘içselleştirilmiştir’, artık hiç kesik/yara yoktur. Peki, modern-öncesi aşamadaki bedeni şekillendirme yollarının çokluğuyla (dövme, piercing, organların tahrifi…) dördüncü aşama arasında, o Post-modern ‘neo-kabileci’ kesik/yara arasında tam olarak ne fark vardır”

Foucault ise, “Tenin kendisine ulaştığımızda, sınır durumlarda, bedenin ütopik gücünü bizzat kendine çevirdiği ve dini ve kutsal olana, öte-dünyaya, karşı-dünyaya ait uzamı, kendi içine dahil ettiği görülecektir” diyor. Foucault’ya göre, “Bedeni her zaman başka yerdedir. (…) dünyanın sıfır noktasıdır. (…) dünyanın yüreğindedir. (…)”

Kendi ütopyasına karşı “Ütopya Yıkıcısı”: Ayna, kadavra (ceset) ve aşk!
Foucault’nun “ütopik bedeni”, her zaman ütopik kalmaz. O’na göre, bedeni ütopik olmaktan çıkaran “ayna ve kadavradır!”: “Bedenin ilksel ve derinlikli bir şekilde ütopik olan deneyimine bir uzam atayan ayna ve kadavradır; onu susturan, sakinleştiren ve bedenimizi her an harap edip buharlaştıran o ütopik taşkınlığı –bizim için artık mühürlenmiş, kilitlenmiş- bir çitle kapatan onlardır. Onların sayesinde saf ve basit bir ütopya olmaktan çıkar. (…) Yalnızca ütopyaların kendi üzerlerine kapanabildiklerini ve bedenimizin derin ve egemen ütopyasını bir anlığına saklayabildiklerini keşfederiz.”
Foucault bu noktada belirsiz bir hal almaktadır. Makalesinin sonunda, özenle yarattığı ütopyasından uyanmak üzeredir. Artık karşımızda adeta bir “ütopya yıkıcısı” vardır. Ütopyasını yıkmak için aynadan, kadavradan (cesetten) yararlanmakla kalmaz, sonunda aşkı da devreye sokar.

“Üzerine kapanmak” ütopyayı sürdürür mü, yok mu eder, burada kafası (ya da ifadesi) karmaşıktır. Çünkü yukarıda böyle söylerken, bir satır aşağıda, “aşkın da bedenin ‘kendi üzerine kapandığını’ hissetmek olduğunu” söylemektedir.

Hatta, O’na göre, “Ötekinin elleri arasında, bütün yoğunluğu ile var olmak; ötekinin sizi sıvazlayan parmakları altında, bedeninizin görünmez tüm parçaları var olmaya kalkar; ötekinin dudakları karşısında sizinkiler duyarlı hale gelir. (…) Aşk da, ayna ve ölüm gibi, bedeninizin ütopyasını dindirir, onu susturur, sakinleştirir, onu bir kutuya koyar gibi kapatır, onu çevreler, onu mühürler.”
Sonunda Foucault’nun kavramları aşka da yenilmektedir!

Burada Zizek’in sözlerini hatırlıyorum: “O’nun iddialarının tüm gücü, iktidar karşıtı direnişlerin aslında karşı çıkıyormuş gibi göründükleri matris tarafından üretilmiş olduklarına dair tezinde yatar.”

Foucault ‘biyo-iktidar’ kavramını önerirken “iktidar mekanizmalarının, bireylerin bedenlerine dolaysız bir şekilde nüfuz ettiğini” söylüyordu. Kendisi de, ürettiği matris tarafından bertaraf edilmekte, ütopyasını yıkmaktadır.

Butler: “Bedenler ve İktidar, Tekrar”

Judith Butler, “Bedenler ve İktidar, Tekrar” adlı makalesinde Foucault’nun beden-iktidar ilişkisini değerlendiriyor: “Beden bazı bakımlardan ya da bir dereceye kadar iktidar tarafından imal edilir. Foucault’nun tanımında da bu durum açıkça görülmektedir. Örneğin, Hapishane’nin Doğuşu’nda cezalandırma sistemlerinin, bedenin ekonomi-politiğinin içine yerleştirildiğini yazar.”

Butler, Foucault’nun Hapishane’nin Doğuşu’ndaki ifadesini şöyle alıntılar: “İktidar ilişkileri (bedene) doğrudan müdahale eder: onu kuşatır, damgalar, eğitir, işkenceden geçirir, belirli görevleri yerine getirmesi, törenlere katılması, etrafına birtakım işaretler göndermesi için zorlar.”

Foucault’ya göre beden, ancak hem “üretici bir beden”, hem de “tabi kılınmış bir beden” olduğunda “kullanışlı bir güce” dönüşür. Bir bedene dayatılan iktidar, bedenin siyasal teknolojisinin bir parçası olarak anlaşılmalıdır Butler’a göre.
Butler, Foucault’ya, “iktidarı kişileştirdiği” ve insanları, iktidarın etkilerine dönüştürmek suretiyle kişi (insan) olmaktan çıkardığı yönünde bir beylik eleştiri yöneltildiğini söyler. Ama Butler bu görüşe katılmaz: “Müphem referanslar pratiğiyle sahneye koyduğu o kararsızlıkla bizi, özne ve iktidar ilişkisini geleneksel olmayan bir biçimde kavramsallaştırmanın bir yolu olan alışılmamış bir dil düzeneği uyarınca düşünmeye mecbur eder.”

Butler, Foucault’nun “beden”i hem insan hem de kurum olarak kullandığına işaret eder: “Beden de böyle maddesel bir şeydir ama hapishane de öyledir. (…) Foucault’ya göre, özne teorisinin ötesinde kavramsallaştırılan failliğin stratejinin bir eylemi olduğunu, o stratejinin de hapishanenin maddeselliğinin bedenin maddeselliği üzerinde ve onun aracılığıyla ve onunla gerilim içinde etkin hale getirilmesinden müteşekkil olduğunu not edelim.”

Foucault’nun “otorite karşıtı mücadeleler”den söz ederken, bu mücadeleleri özünü niteleyen şeyin “Biz kimiz?” sorusu olduğunu vurgulayan Butler, şöyle der: “Otoriter iktidar biçimlerine karşı çıkarken, kim olduğumuzdan habersiz hale geliriz. Neden böyle olur? İktidarın kim olduğumuzun imal edilmesi ve kendimize atıfta bulunma ve nihayetinde kendimizi temsil etme biçimlerinin kısıtlanması süreçlerine doğrudan dâhil olduğu bilinmektedir. Foucault bu türden hareketleri, karşı çıktıkları şey üzerinden nitelerken bunu açıkça ifade eder”

Butler makalesinde, öznenin toplumsal normlara uymasının hakikat yasası ile ilişkisi ve seçeneğimiz olup olmadığını da tartışır: “Hakikat yasası, tanınmayı mümkün kılan bir kriter dayatır. Özne, önce hakikat yasasına uymadan tanınamaz ve tanınma olmadan özne olamaz – ya da Foucault’nun Hegelci bir yaklaşımla savunduğu şey budur.”

Hapishane’nin Doğuşu’nda ve Cinselliğin Tarihi’nde öznenin yenilgiye uğratıldığını vurgulayan Butler, aslında bunun “farklı bir özne olduğunu” söyler. “Bedenin artık iktidar üzerine düşünmenin esas yolu olmadığından da şüphe duyulduğunu” kaydeden Judith Butler, şu iddiada bulunur: “Foucault, bazen, kimlik basitçe reddedilebilirmiş ve yeni bir şey, yeni bir öznellikler grubu, yeni bir yaşam biçimleri basit bir aşma hamlesiyle yaratılabilirmiş gibi konuşsa da, aslında başka bir dönüşüm kavrayışı olduğunu iddia ediyorum.”

Butler, normlar bizi ve başkalarını teslim olmamız gerekenler olarak tanımaya mecbur kıldığı durumda “teslimiyetin, tanınabilirliğe ulaştıran toplumsal sürecin bir parçası” olarak ortaya çıktığını ifade ederek, şu nihai tespitte bulunuyor: “Başkaldırının koşullarını oluşturan da teslimiyettir, kendini koruma tutkusunun bize ekmeğimizi vermeyi vaat edenler karşısında bizi korumasız bıraktığı gerçeğidir. İştahımız olmasaydı cebirden muaf olurduk ama en başından itibaren, dışımızda olana ve bizi varoluşumuzu biçimlendiren koşullara maruz bırakana teslim olduğumuzdan, bu hususta, tersine çevrilemeyecek biçimde sömürülmeye müsaitiz. Ama Foucault’nun sorusu da, arzunun, yeni bir tanınma talebinde bulunsa bile, tanınma normlarının ötesinde nasıl üretilebileceğidir.”

Ali Akay: “Foucault ve Endişeden Çıkış: Stultitia”

Stultitia, Stoacı bir kavram. “Dış dünyaya mutlak açıklık, çılgınlık, budalalık” gibi anlamları var.
Ali Akay, “Foucault ve Endişeden Çıkış: Stultitia” adlı makalesinde, stultitia ile Foucault’yu değerlendiriyor: “Faucault’nun felsefe tarihini ve ahlak okullarını yerle bir ettiği kavram buradan geçiyordu: stultitia- yani dış dünyaya mutlak açıklık- ve stultus- kelimenin sıfat hali-”

Stultia sahibi kişi, hayatında hiçbir hiyerarşiye ve hiçbir endişeye ve kaygıya yer vermeyen, selameti düşünmeyen kişidir. Yaşamı da, sanki ölecekmiş gibi düşünerek yaşayan değil, sadece yaşayan (ve de ölen) biri.

Akay, şu bilgileri veriyor: “Stultitia kavramının Deleuze’ün Difference et repetition kitabında da karşımıza çıktığını görüyoruz; Foucault’nun kullanımından evvel: Stoacı stultitia kavramının hem çılgınlık (delilik) hem de budalalık anlamına gelmekte olduğunu vurguluyor Deleuze.”
Deleuze’ün yazıları üzerinden yürüyen Ali Akay, Deleuze’ün Diyaloglar’da Foucault için “tam kahkahasını attığı, yumuşak durduğu sırada, birden gelen şiddetinin tehlikesinden söz ettiğini” vurguluyor.

Akay’a göre, Deleuze, ihtiras ve tehlike arasındaki bir Foucault’dan söz ediyor; Deleuze’e göre bu bir bakıma “stultitia’nın verdiği bir tehlike. (…) Hâkim olabildiği ve kontrol altına alınmış bir şiddet, sonunda cesarete dönüşmekte.”

Deleuze’e göre, Foucault, bazı gösterilerde (gösteri ile neyi kastettiğini anlayamıyoruz burada-HC) “sinirden ve şiddetten titriyor”, çünkü “kaldırılamayacak olanı görüyor, bedeninde algılıyor ve hissediyor”, Foucault’nun ölümü de “şiddet dolu ve eserini kesen bir ölüm.”
Akay, Foucault’nun Cinselliğin Tarihi’nde daha çok “endişe” kelimesine yer verdiğini ileri sürüyor: “(…) Foucault’nun, iktidarı bükmek ve direnmeyi bedene ve ruha yönelik endişenin bireyselliğinde görmek eğilimi öne çıkmakta. Bedeni endişe ile ele almak, beden ve ruha ait bir iyileştirme politikasını ortaya koymak.”

Ali Akay, makalesinin son bölümünde, kuvvet-iktidar-iktidarsızlık ile endişe ve Foucault ilişkisini şöyle kuruyor: “Kuvvet iktidarsız vaziyetten gelen bir şey. Özgürlük ve cesaret sahibi endişesiz kişi, Foucault için Felsefe Tarihi’nin bilgelerinden çok daha önde durmakta. Model olarak değil bir tür meta-model olarak. Foucault’nun adında ‘fou’ (deli) kelimesinin varlığı belki de tesadüf değil.”

KAYNAKLAR
1. Akay, Ali, Prof. Dr., “Foucault ve Endişeden Çıkış: Stultitia”, Teorik Bakış (4 Aylık Toplumbilim Dergisi), Sayı: 3, Sel Yayıncılık, İstanbul, Ocak 2014, s.165-174.
2. Butler, Judith, “İktidarın Psişik Yaşamı” (Tabiyet Üzerine Teoriler), Çeviren: Fatma Tütüncü, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2005.
3. Butler, Judith, “Bedenler ve İktidar, Tekrar”, Çeviren: Şeyda Öztürk, Cogito, Sayı: 70-71, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, Yaz 2012, s.275-288.
4. Foucault, Michel, “Özne ve İktidar”, Çevirenler: Işık Ergüden - Osman Akınhay, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2011.
5. Foucault, Michel, “Utopian Body”, English Translation of Michel Foucault, Le corps utopique (“Utopian Body”), Sensorium (Embodied Experience, Technology, and Contemporary Art), Edited by Caroline A. Jones: with essays by Bill Arning, The MIT Press, 2006, s.229-234.
6. Revel, Judith, Foucault Sözlüğü, Fransızcadan Çeviren: Veli Urhan, Say Yayınları, İstanbul, 2012.
7. Yüksel, Okan, “Michel Foucault ve Post-Modernizm”, 1 Temmuz 2013, http://politikakademi.org/2013/07/michel-foucault-ve--post-modernizm/
8. Zizek, Slavoj, Gıdıklanan Özne (Politik Ontolojinin Yok Merkezi), İngilizceden Çeviren: Şamil Can, 3. Basım, Epos Yayınları, Ankara, Ocak 2012.


Makalenin yayınlandığı kaynaklar:
- Popüler Bilim Dergisi, Yıl 24, Sayı 254, Nisan-Mayıs 2017, s.10

- Compositio, Ceviz Kabuğu Yayınları, Ocak 2017.
   
Arkadaşıma Gönder  Yazdır

Okunma : 193 Kişi

 Puanla :
 Puan Durum :
  Düşünce / Yorum
Henüz gönderilmiş Yorum / Düşünce kaydı yoktur.
Düşünce / Yorum Yaz
  Diğer Gündem Başlıkları
 8.6 CEVİZOĞLU İLE FARKLI PROGRAM: AKIL ÇELEN (Okuma : 1830 Kişi - Yorum : 0 Mesaj)
 1.2 Post-yapısalcı Sosyoloji: OTORİTE, TAHAKKÜM VE RIZA (Okuma : 147 Kişi - Yorum : 0 Mesaj)
 15.8 TARİHİN DERİNLERİNDE DEV TÜRK’ÜN İZİNİ SÜRDÜ! (Okuma : 8031 Kişi - Yorum : 0 Mesaj)
 5.7 SURİYELİLER HAKKINDA BİLİMSEL ARAŞTIRMA (Okuma : 6414 Kişi - Yorum : 0 Mesaj)
 29.6 TÜRKİYEM TVDEYİM (Okuma : 2685 Kişi - Yorum : 0 Mesaj)
 15.3 CEVİZ KABUĞU'NUN YANKILARI (Okuma : 11211 Kişi - Yorum : 1 Mesaj)
 13.3 MEDYA FARESİ'NDE C.KABUĞU HABERİ (Okuma : 1926 Kişi - Yorum : 0 Mesaj)
 13.3 MEDYA RADAR'DA YILIN TARTIŞMASI HABERİ (Okuma : 1453 Kişi - Yorum : 0 Mesaj)
 13.3 YILIN DÜELLOSUNDA NELER OLDU (Okuma : 2983 Kişi - Yorum : 0 Mesaj)
 12.3 YALÇIN KÜÇÜK VE DOĞU PERİNÇEK CANLI YAYINDA (Okuma : 5076 Kişi - Yorum : 0 Mesaj)
 28.2 YEPYENİ BİR TARİH PROGRAMI BAŞLIYOR: NUH'UN GEMİSİ! (Okuma : 3295 Kişi - Yorum : 0 Mesaj)
 20.2 AKILLI İNSANLAR NİÇİN APTALCA KARARLAR ALIR (Okuma : 3517 Kişi - Yorum : 0 Mesaj)
 30.1 MEHDİLİK TARTIŞMASI (Okuma : 5584 Kişi - Yorum : 0 Mesaj)
 9.1 MUSTAFA KEMAL’İN UÇAKLARI (Okuma : 3236 Kişi - Yorum : 0 Mesaj)
 2.1 YENİ YILA “İYİ PSİKOLOJİ” VE “ASTRONOMİ” İLE GİRMEK (Okuma : 2978 Kişi - Yorum : 0 Mesaj)
  16.06.2017 23:54:00
Levent Aktaş
Programlarınız başlasın bekliyoruz

21.05.2017 02:12:00
Seren Tüsün
Merhabalar Hulki Bey, Web sitenizi ilk defa ziyaret ...

19.05.2017 19:58:00
ÖZGÜR ERTÜRK
Merhaba Hulki bey.Size ulaşmak için bu formu doldurduğumd...

19.05.2017 16:23:00
tuncay küçük
Sadece kısa bir soru sormak istiyorum bir çok kişi ile...

03.05.2017 09:30:00
Ted Doker
hangi kanaldayiz, Astronomi doktorasi bitti mi?Butun dinl...

30.04.2017 11:38:00
Yüksel Tamer
Sayın Cevizoğlu hepimiz bir gün veda edecez varsa eserler...

01.02.2017 09:38:00
Ceviz Kabukoglu
Sayenizde dualizmi cok iyi kavradim.

20.01.2017 20:12:00
hakkı baydogan
hangi kanalda porogramyapıyorsunuz teşekkürler

10.01.2017 00:22:00
birsen meuris
Merhaba Türk tarihi ile ilgili çalışmalarınız için en iç...

23.12.2016 13:43:00
Hasan Burucu
Hulki Bey,merhaba ben Almanya/Gelsenkirchende yasiyorum.6...

 
 Site Ici Hizli Arama
 

  İletişim Kulübü
E-Posta :
Şifre :
    Beni Hatırla
   

  Yeni Kayıt  Şifremi Unuttum

 
Gizlilik SözleşmesiTelif Bilgisi
Son Güncelleme : 23 Temmuz 2017 Pazar
Tüm Hakları Ceviz Kabuğu'na aittir 1994-2017 © İzinsiz alıntı yapılamaz.
Tasarım & Kod : GDTC